KAHRINDA HOŞ, LÜTFUNDA HOŞ

Basri BEKTAŞ

Ayancık Müftüsü

NASR SÜRESİ (Fi zılal)

“Allah'ın yardımı geldiği zaman" sözünden anlaşılan yardım ve zafer Allah'ındır. Başkasında değil. Ne kendinden bil ne de başkasından demektedir.

İzzetin sahibi Allah (c.c.) dır. O zaferi ve ya başarıyı, onun eliyle gerçekleştirmesi ise o kula Allah tarafından verilmiş bir şereftir.

Mademki, Allah o kula bir şeref payesi vermiştir. İşte o kulunda Allaha (c.c.) verecek bir şeyi olmalıdır. O da hamd ile tespihte bulunmasıdır.

İstiğfar ise nimete mazhar olan kulun kalbinde oluşabilecek enaniyet ve bencillik gibi kibir ve gurur gibi marazlardan temizlemektir. (Bakara 214 ayetini bir daha oku)

Mademki Allahın nimetlerini saymaya gücün yetmeyecek işte o takdirde zikirden de hiçbir şekilde gafil kalmamalısın. (İbrahim 34)

Not: Kanuninin bir zafer dönüşü kendisine mezar kazdırıp nefsine ders vermesi ve bir gece o soğuk mezarda geçirmesi hatırlamalıdır ki bunun neticesinde zafer ve benzeri lütfu ilahiden sonra nefse paye verilmemelidir. Bunu iyi anlamak için Yusuf süresinin 100–101. Ayetlerini tekrar oku.

Hayatı boyunca Hz. Muhammed'in (Ekmelüttehaya) tutumu da bu sebep çerçevesinde idi. Rabbinin kendisi için bir alamet kıldığı zafer ve fetih konumundaki durumu bu idi. Bineğinin üzerinde Rabbine başı eğmiş ve bu şekilde Mekke'ye girmişti.

NASR SÜRESİ (Elmalı’dan)

— Râzî tefsirinde de der ki: "Nasr, istenilenin tahsiline yardımdır, fetih de onunla ilgili olan istenilen şeyin meydana getirilmesidir. Nusret, fetihe sebeptir, onun için atfedilmiştir."

— İkinci bir vecih: Nusret dinin kemali, fetih dünyaya ait istektir ki, tamamı nimettir.

— Ebu Ömer b. Abdü'l-Berr demiştir ki: "Resulullah'ın vefatında Araplar'da kâfir kalmamıştı. Mekke'nin fethini müteakip Huneyn ve Taif muharebelerinden sonra hepsi İslâm'a girmişti. Kimi kendi gelmiş, kimi de fevc fevc elçilerini ve temsilci heyetlerini göndermişlerdi.

— Tesbih, Allah Teâlâ'nın zatında, sıfatında, fiillerinde, isimlerinde nezahet ve paklığını ifade eder. Tesbih söz, fiil, niyet ve itikadı içermek üzere ve özellikle namaz mânâsına ve "sübhaneke" ve "sübhânallah" gibi tenzihi ifade eden zikirler ile övme mânâlarına gelmektedir.

— Hamd, Fâtiha'da açıklandığı üzere yalnız ulaşılmayan nimetten dolayı değil, ulaşılan nimetten dolayı da olur. Ve o zaman hamd, şükür mânâsında olur. Şu halde celâl ve ikram tecellileri arttığı oranda da tesbih ve hamdin artması gerekir.

— Alûsî’nin naklettiği vechile ibn Receb demiştir ki: Yalnız istiğfar, duada mağfiret isteğiyle beraber tevbedir, "Allah'tan mağfiret diliyor ve O'na tevbe ediyorum." gibi tevbeyi de zikrederek istiğfar ise, sadece mağfiret talebiyle duadır. Bir de demiştir ki, yalnız istiğfar, geçmiş günaha nedametle ve onun şerrinden korunmayı dua ile talep ve gelecek günahın şerrinden de onu yapmamaya azm ile korunmayı talebidir.

—Alûsî der ki: "Kul her ne kadar çok çalışsa da, Mabud'un celaline layık olanı, gereği gibi yerine getirmede kusurdan uzak olamayacağına işaret için birçok taatlardan sonra istiğfar da meşru kılınmıştır. Onun için zikretmişlerdir ki, farz namazı kılan kimse için akabinde üç defa istiğfar etmesi, teheccüd kılanın seher vakitleri dilediği kadar istiğfar etmesi ve hacının hacdan sonra istiğfar etmesi meşru kılınmıştır. "Seherlerde istiğfar ediciler." (Âl-i İmran, 3/17)

— Eseri meydana getirenden esere inmek, eserden eseri yapana çıkmaktan derece itibarıyla daha yüksektir.

ESED ‘den not

2 - Yani, insanlar doğru dine kalabalıklar halinde girseler bile, mümin kendine aşırı güvenden kaçınmalı, tersine daha mütevazi ve kendi zaaflarının daha fazla bilincinde olmalıdır. Ayrıca Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Dikkat edin, insanlar dine büyük gruplar halinde giriyorlar -ama öyle bir zaman gelecek ki yine büyük gruplar halinde ayrılacaklar" (İbni Hanbel, Câbir b. Abdullah'tan rivayeten. Benzer bir Hadis, Ebû Hureyre'nin rivayeti ile Mustedrek'te geçmektedir).

MEVDUDİ’den:

— Ümmü Seleme şöyle buyurdu: Rasulullah'ın mübarek ağzı her zaman, oturduğu, kalktığı, yolda yürüdüğü zaman, "Subhanellahi ve bihamdihi" kelimelerini tekrarlardı. Bir gün, "Ya Resulallah! Bu kelimeleri niçin bu kadar çok zikrediyorsunuz?" dedim. Şöyle buyurdu: "Bana böyle emredildi" ve bu sureyi okudu. (İbn Cerir) .

— Kur'anda tek Ebu Lehebin isminin zikredilmesi ya sadece akrabalık hukukundandır yada akrabalık hukuku o günün cahiliyyesinde çok meşhur ve önemli algılanmasındandır. Veya bunun bir başka sebebi ise veda tepesinden seslenen elçiye "Tebbe leke, hel li hâzâ cema'te nâ? (kahrolası, bunun için mi bizi topladın?) dedi. Bir rivayet de şöyledir: Ebu Leheb, Rasulullah'a atmak için taş aldı. (Müsned-i Ahmed, Buharî, Tirmizî, İbn Cerir, Müslim v.s.) . Olabilir.

— İbn Zeyd'den şöyle rivayet edilmiştir: Ebu Leheb bir gün Rasulullah'a, "Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?" diye sordu. Rasulullah: "Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var" buyurdu. Ebu Leheb: "Benim için bir ayrıcalık yok mu?" dedi. Rasulullah, "Başka ne istiyorsun?" buyurdu. Ebu Leheb şöyle karşılık verdi: "Kahrolası din, beni başkaları ile eşit kılıyor." (İbn Cerir)

— Nübüvvetten önce Rasulullah'ın iki kızı, Ebu Leheb'in iki oğlu olan Utbe ve Uteybe ile evliydi. Rasulullah İslamî davete başladığında Ebu Leheb, oğullarına, "Muhammed'in kızlarını boşamadıkça sizlerle görüşmem haram olsun" dedi. Bunun üzerine oğulları Rasulullah'ın kızlarını boşadılar. Ama Uteybe bununla da kalmayarak cahiliyette o kadar ileri gitti ki, bir gün Rasulullah'ın karşısına çıkarak, "Ben, en-necmu îzâ heva'yı ve ellezî denâ fe tedella'yı inkâr ediyorum" dedi. Böyle söyledikten sonra Rasulullah'ın tarafına tükürdü. Ama bu, Rasulullah'a isabet etmedi. Rasulullah şöyle dedi: "Allah'ım buna köpeklerinden bir köpeği musallat et". Daha sonra Uteybe babası ile Şam seferine gitti. Sefer sırasında kafile gece bir yerde kamp kurdu. Oradaki yerliler onlara, geceleri vahşi hayvanların geldiğini söylediler. Ebu Leheb arkadaşlarına, "Ey ehli Kureyş, oğlumu korumak için bir tedbir alın. Çünkü Muhammed ona beddua etti" dedi. Bunun üzerine kafiledekiler develerini Uteybe'nin çevresine çöktürerek uyudular. Gece bir aslan gelerek develerin arasından geçti ve Uteybe'yi parçalayarak yedi. (el-İstiab İbn Abdilberr, el-İsabe İbn hacer, Delailu'l Nübüvve Naim el-İsfahanî, Ravzu'l anf Süheylî)

BÜYÜK Kuran tefsirinden

— Ibn Abbas'tan ve diğer müfessirlerden rivayet edildiğine göre bu sure indiği zaman «Nefsim bana ölüm haberini verdi» buyurmuştur. Beyhaki'nin İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre bu sure nazil olduğunda Hz. Peygamber. Fatıma'yı çağırdı: «Nefsim bana ölüm haberini verdi» dedi. Patıma önce ağladı. Sonra da güldü. Patıma'ya: «Niçin ağladın, sonra güldün?» diye sorulunca «Rasûl-ü Ekrem bana «vefatım bildirildi» dediği zaman ağladım. «Sen aile efradımdan bana ilk iltihak edensin» dediği zaman da güldüm» dedi.

TEFSİRUL MÜNİRDEN VEHBE ZUHEYLİ: Nasr Süresi

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

1- Allah'ın her nimeti şükrü ve hamdi gerektirir. Allah'ın, Peygamberine ve onun ümmetine en büyük nimetlerin biri de düşmanlara karşı vermiş olduğu nusret, galebe ve müslümanların kıblesi şerefli Ka'be'nin bulunduğu yer olan Mekke'nin fethidir.

Allah Tealâ bu büyük nimeti büyük bir nimetle taçlandırdı: Arapların ve diğerlerinin İslâm dinine cemaatler; gruplar halinde girmeleri. Bu da şöyle oldu: Mekke fethedilince Araplar dediler ki: Muhammed Harem ehline karşı zafer elde etti. Allah onları fil sahiplerinden bile kurtarmıştı. Sizin ona karşı bir gücünüz yoktur. Grup grup müslüman oluyorlardı.

2- İşte bunun için Allah Tealâ bu surede Peygamberine namaz kılmasını ve Allah'ı çokça tesbih etmesini emretti. Yani Allah'ı O'na lâyık olmayan ve caiz görülmeyecek olan her şeyden tenzih etme ve Allah'a lütfettiği zafer ve fetih için hamde ve zikre devamın yanında, Allah'tan mağfiret dilemeyi emretti. Zira Allah, tesbih ve istiğfar edenlerin tevbelerini çokça kabul edendir. Onların tevbesini kabul eder, rahmet eder.

Durum Peygamberimiz için böyleyse onun ümmeti buna daha fazla muhtaçtır. Masum olduğu halde Peygamber (s.a.) istiğfarla emrolunuyorsa başkası artık ne yapmalıdır!

Müslim, Aişe'den rivayet etti: Rasulullah (s.a.) "Sübhanellahi ve bi-hamdihi, estağfirullahe ve etûbü ileyhi" sözüne çok devam ederdi. "Ey Allah'ın Resulü! "Sübhanellahi ve bihamdihi estağfurullahe ve etûbü ileyhi" sözüne çok devam ettiğinizi görüyorum." dedim. Buyurdu ki: "Rabbim bana haber verdi. Ben ümmetimde bir alâmet göreceğim ve onu gördüğümde "Sübhaanellahi ve bihamdihi estağfurullahe ve etûbü ileyhi" sözünü çokça söyleyeceğim. Onu da gördüm: "Allah'ın nusreti ve fetih gelince." (Mekke'nin fethi) "Sen de insanların fevc fevc Allah'ın dinine gireceklerini görünce hemen Rabbini hamd ile tesbih et. O'nun yarlığamasını iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir." ayetlerini okudu.

3- "Allah katında din İslâm'dır." (Ali İmran, 3/19) ayetinin de gösterdiği gibi Allah'ın dini İslâm'dır. Şu ayet de aynı doğrultudadır: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır." (Ali İmran,3/85).

4- Fukahanın cumhuru ve kelâmcılarm çoğu dediler ki, mukallidin imanı sahihtir. Çünkü Allah Tealâ o grupların imanının sıhhatine hükmedip bunu Peygamber (s.a.)'e en büyük ihsanlarından saymıştır. Eğer imanları sahih olmasa idi, burada zikredilmezlerdi.

5- Allah Tealâ önce tesbihi, sonra hamdi, ardından da istiğfarı emretti. Çünkü Hâlık için gerekli olan teşbih ve hamdi, insanın kendisi için olana takdim etti. Tesbihi emretti ki zihne, zaferin senelerce gecikmesiyle ilgili olumsuz bir düşünce gelmesin, Allah hakkın ihmalinden münezzehtir, mukaddestir. İstiğfarı da emretti ki, Peygamber (s.a.) kendisine eziyet edenlerden intikamı düşünmesin.

6- Ayet tesbih ve hamdin faziletine delâlet ediyor.

7- Ashab-ı Kiram surenin Peygamber (s.a.)'in vefatına işaret olduğunda müttefiktirler. Rivayet edildiğine göre bu sure indiğinde Rasulullah (s.a.) hutbe irad edip buyurdular ki: "Bir kulu Allah, dünya ile O'nunla buluşma ve ahiret arasında muhayyer bıraktı da o, Allah ile buluşmayı tercih etti."[12] Bunu anlamışlardı. Çünkü tesbih, hamd ve istiğfarın mutlak olarak emredilmesi, davetin tebliği emrinin bitip kemâle erdiğine delildir. [13]

TEBBET (Kahrında hoş)

TEBBET SÜRESİ (Fi zılal)

Tebab: Yıkılış, yok oluş helak olma anlamlarına gelir. Birinci "tebbet" bedduadır. İkinci "tebbe" kelimesi ise bu bedduanın gerçekleştiğini ifade etmek içindir

Ebu Leheb, alev parçası ve ateş gibi yanan ve o ateşin hammaddesi ve onun taşıyıcısı. Müthiş bir uyum ve benzete vardır.

İbn. İshak der ki: Bana nakledildi ki: "Odun taşıyıcısı olan Ümmü Cemil kendisi ve kocası hakkında Kuran’ın inen ayetlerini duyduğunda Hz. Peygambere geldi. Bu sırada Peygamber Mescidi-i Haram'da Kâbe’nin yanında Ebu Bekir ile oturuyordu. Elinde avucunu dolduran koca bir taş bulunan Ümmü Cemil Peygambere ve Ebu Bekir'e yaklaştığında yüce Allah onun Peygamberi görmesini engelledi. Sadece Ebu Bekir'i görüyordu. `Ey Ebu Bekir arkadaşın nerde? Onun beni hicvettiğini duydum. Allah'a andolsun ki: Eğer O'nu görürsem bu taşı O'nun ağzı üzerine indiririm. Allah'a yemin ederim ki ben de şairim!' deyip sonra şu beytini okudu:

Karalayan birine baş kaldırdık. Kaçtık O'nun emirlerinden.

Sonra dönüp gitti. Ebu Bekir: "Ey Allah'ın Rasulü O seni görmedi mi?" diye sordu. Peygamber: `Beni görmedi. Allah beni onun gözünden sakladı.' karşılığını verdi."

TEBBET Elmalı’dan

Tebbet: Aslında çoğu “ elleri kurusun, çolak olsun “ şeklinde ki tercemenin yanında mecâzî anlamda iflâs etsin, elinde avucunda bir şey kalmasın, tutacağını tutamasın ve her tuttuğu boşa çıksın manasına da terceme edilmiştir.

— Şerli olan kimseye "Ebu'ş-Şer", hayır sahibine de "Ebu'l-hayr" denilmesi kabilinden de Ebu Leheb denilmiştir." Evet, Ebu Leheb'in iki eli, yuha, hüsrana gitti, helâk oldu. Kendisi de yok oldu. Muradına eremeyip, perişan oldu ve mahvolup gitti. Ebu Leheb, Peygamber'e karşı Kureyş ile beraber olduğu halde hasta olduğu için Bedir Savaşı'na bizzat iştirak edememiş, ancak maddî yardımda bulunarak Ebu Cehil'in kardeşi Âs b. Hişâm'ı kendi yerine göndermişti. Kendisi "adese" denilen çiçek hastalığına benzer bir hastalığa tutulmuş, Kureyş'in yenildiğini haber alınca savaştan yedi gün sonra kahrından ölmüştü. Alûsî ve diğer tefsircilerin naklettiğine göre Kureyşliler, adese hastalığından tâun gibi sakındıkları için kendilerine de bulaşır korkusuyla ailesinden bile kimse yanına yaklaşmamış, bu yüzden ölüsü üç gün evde kalıp kokmuştu. Nihayet utandıkları için Sudâni'lerden birkaç kişiyi ücret karşılığı tutarak gömdürmüşlerdi. Bir rivayette de bir çukur kazıp ağaçlarla içine kakmışlar ve örtünceye kadar da üzerine taş atmışlardı. Başka bir rivayete göre de çukur kazmayıp bir duvarın dibine koymuşlar ve sonra da üzeri örtülünceye kadar taş atmışlardı.

— Hal olarak düşünüldüğünde ki bu bizim kıratta yoktur. O takdirde karısı da odun hammalı olarak cehenneme girecek, Ebu Leheb'i götürecek veya onun ateşini artırmak için, dünyada küfrüne, arzusuna hizmet ettiğinden dolayı cehennemde de azabına iştirak ile hizmet edecek demektir.

— Elmalı merhumun şu sûreleri bir biriyle bağlamasına bayılmamak mümkün değil işte aynen şöyle: Şimdi birisi, tesbih, hamd ve istiğfar ile Allah'a giden, diğeri de hüsran ve aşağılanma ile ateşe giden iki son böyle beyân edildikten sonra, güzel bir sona erişmek ve o helâkten kurtulmak için tek çarenin Allah'ın dinine sarılmak ve bunun için de önce Allah'ı birlemek ve samimiyetle tanımak sonra da bütün kötülüklerden korunmada O'nun yardımına sığınmak olduğu hususu beyân edilecek arkasından da Allah tarif edilerek tevhid ve samimiyetle O'na bağlanma emredilecektir.