ANASI ATEŞ OLANLAR (HAVİYE)

Kâria Sûresi

Basri BEKTAŞ

Ayancık Müftüsü

(Onun adıyla, onun adına okuyoruz.)

Mekki olan bu sure mü’minlere bir teselli, kâfirlere de bir tehdit oluşturmak üzere inmiş bir sûredir. Zira sûrenin konusu tamamen kıyametle ilgilidir. Kıyamet ve sonrası anlatılmaktadır.

Sure bize neyi öğütler?

Yarın mutlak surette olacak olan kaçınılmasına imkân ve ihtimal bulunmayan bir son yaklaşmakta ise bize düşen uyanık olmaktır. Bunu bize telkin etmektedir. Mizanda ağır basacak, Allah katında değer ifade edecek ameller işleyerek hayatın da ölümün de Mîzanın da sahibi olan Allah’ı memnun etmemiz gerektiğini ısrarla vurgulayan bir sûredir.

"Kâria": Sözlük anlamı çarpan, bir şeyin bir şeye çarpmasından çıkan sert ses. Korkunç olay, büyük felaket (Ra'd,31) ve eziyet gibi manaları ifade eder. Ayrıca; "kâriatüddâr=evin sahası", "kâriatüt-tarık= yolun üst tarafı" vb. misaller de olduğu gibi, isim tamlaması halinde kullanıldığı zaman çeşitli anlamlara gelebilir (el-Cevherî, "es-Sihâh",)

Kuranı Kerimde kıyameti simgeleyen isimler nelerdir?

"el-Kâria" ise; "el-Hâkka", "et-Tâmme" "es-Sâhha" "el-Gâşiye" belki bunlara eklenecek birçok isim vardır.

Bu surede neden Karia ismi kullanılmıştır?

1-İnsanların aklını alacak, ödlerini patlatacak olan ilk "sayha"dır. "Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölmüş olacaktır" (Zümer,68). buyurulduğu üzere bu olay, "sa'k" nefhasında olacaktır. "Yalnızca bir tek sayhayı bekliyorlar " (Yâsîn,49) buyrulması da bunu te'yîd ediyor.

2- Âlemin altüst olması esnasında, gök cisimlerinin birbirleri ile şiddetle çarpışacaklarından dolayıdır.

3- "Kâria", insanları korkuyla ve şiddetli gürültülerle çarpan demektir. Bu ise; gökte çatlama ve yarılma, güneş ve ayda katlanıp dürülme, dağlarda parçalanıp ufalanma, arzda dürülme ve değişme iledir.

4- Hak düşmanlarını, rezil ve rüsvay ederek, azap ve büyük bir dehşetle çarpacağından dolayıdır.

Sûre, "el-Kâria"(1) diyerek, yalın bir kelime ile başlıyor. Bomba gibi bir tek kelime... Manası: "Felaket kapısını çalacak olan"(1). Maksat, ifadesi ve tonuyla bu korkunç ve devirici manayı vermek, böylece tüm dikkatleri kendine çekmek. Ardından gelen soru dehşeti daha da arttırıyor: "Nedir o felâket kapısını çalacak olan?" (2) Bu soru ile dinleyenlerin merak ve korkusu büsbütün artıyor. Verilecek cevabı sabırsızlıkla fakat endişeyle bekliyorlar. Nihayet verilen cevap, meseleyi yine bilinmezliğe sürüklemekte: "Felâket kapısını çalacak olanın ne olduğunu bilir misin?" (3)

Hadise o kadar büyük ki, akıllar onu idrâk etmekten âcizdir. Dolayısıyla Rabbimiz onu tasvir ederek bize yaklaştırıyor ki aklımız birazcık olsun idrak etsin. "O gün insanlar, çırpınıp yayılan pervaneler gibi olacak. Dağlar da atılmış renkli yünler gibi olacak" (4-5).

Kıyametin ilk merhalesi gerçekleşmiş oldu. Dünya nizamının altüst olacağı, olayın dehşeti karşısında insanların, ışık karşısındaki kelebeklerin her tarafa dağılışı gibi sağa sola koşuşacakları, dağların hallaç pamuğu gibi atılacağı sahne dehşet sahnesidir. Burada birinci perde kapanır. Zor ve çetin başka bir sahne daha açılır. O da ikinci cephedir. Amellerine göre insanların ahretteki akıbetinden söz edilmektedir: "Artık kimin tartıları ağır gelirse, o, hoşnut olacağı bir hayat içersindedir " (6-7).

A'râf suresinde de "O gün tartı tam doğrudur. Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir" (A'râf,8) buyurulur. Sûre, âhirette bedbaht olacakların acıklı sonunu şu şekilde dile getirmektedir: "Ama kimin de tartıları hafif gelirse, artık onun anası hâviyedir" (8-9).

'Hâviye"; yüksek yerden aşağı düşmektir. Derin çukur veya uçurum manasına da gelir. Âyette geçen "ümmühü hâviye=anası hâviyedir"

Ayette haviye ile ne kastedilmektedir?

1- Tartısı hafif gelenlerin cehenneme tepe taklak atılacakları manasına gelir.

2- Nasıl anne çocuk için bir sığınaksa, aynı şekilde "hâviye", tartıları hafif gelenler için anne kucağı gibi bir sığınaktır. Ne korkunç bir sığınak... "Hâviye" kapalı bir ifade.

"Onun ne olduğunu bilir misin sen? Kızgın bir ateştir " (10-11). Demek ki "hâviye" yalnızca bir çukur değil, aynı zamanda kor ateş ile dolu bir çukurdur. İşte, o tartısı hafif gelenlerin anası, varıp sığınacakları bir ana kucağıdır.

Allah’ımızın soru sorup da cevap istemeden “sen nereden bilirsin ki ya da sen bilemezin” üslubu bu ifade tarzının bir beşer ifadesi olmadığı hemen anlaşılmaktadır.

“Ey Muhammed! Öyleyse onlardan yüz çevir; çağıran, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün. Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkârcılar: “Bu, zorlu bir gündür” derler.” (Kamer 6,7,8)

Kıyâmetin üç safhası vardır: Nefha-i Ûlâ, Nefha-i Sâika ve Nefha-i kıyam li Rabbil âlemin. Birinci nefhada, yani ilk surda her şey donup kalacak. İkinci surun üfürülmesiyle her şey ölecek, üçüncü surla da her şey, herkes dirilecektir

Burada “mevazîn” kelimesi ya “mîzan” kelimesinin çoğuludur ya da “mevzun” kelimesinin çoğuludur. Eğer mîzan kelimesinin çoğulu kabul edersek o zaman terazisinin ağır basması yani terazisinin hayır kefesine konulanların ağır basması, ya da terazisinde iyi amellerinin ağır basması anlamınadır. Yok, eğer mevzun kelimesinin çoğulu kabul edersek o zaman da Allah katında değer ifade eden, Allah katında ağırlığı olan amellerinin ağır basması anlamınadır ki aslında her ikisi de sonuçta aynı kapıya çıkmaktadır.

Rabbimiz anlatır:

“Kıyâmet günü doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak Biz yeteriz.” (Enbiyâ 47)

Yine Mü’minun sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur:

“Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde temellidirler.” (Mü’minûn 102,103)

Rabbimiz Kehf sûresinin 105. âyetinde kâfirler için terazi konulmayacağını, onların amellerini değerlendirmeye bile tabi tutmayacağını anlatır. Peygamber efendimiz de Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde bu hususu şöyle anlatır:

“Muhakkak ki kıyâmet günü iri yarı şişman bir adam gelecek de Allah katında sineğin kanadı kadar bir ağırlığı olmayacak” buyurduktan sonra da “isterseniz Kehf sûresinin 105. âyetini okuyun” buyurmuştur.

Allah’ın Resûlü, Abdullah ibni Mes’ud efendimizin incecik bacaklarına gülüşen kimselere şöyle buyuruyordu:

“Onun bacakları incedir diye gülmeyin, Allah’a yemin ederim ki o bacaklar mîzanda Uhut’tan daha ağır geleceklerdir.”

Hangi amel daha ağrdır. Hangisi daha değerlidir?

Bakın Şûrâ sûresinde bir âyet-i kerîmesinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “Gerçekten Kitabı ve ölçüyü indiren Allah’tır. Ne bilirsin, belki de kıyâmet saati yakındır.” (Şûrâ 17)

Buhârî’nin Ebu Hureyre efendimizden rivâyet ettiği bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu hususu anlatırken şöyle buyurur:

“Sizin yakmakta olduğunuz Ademoğlunun ateşi miktar olarak cehennem ateşinin yetmişte biridir.”

Oradakiler dediler ki: “Ey Allah’ın Resûlü, insanlara azap etmek için herhalde Ademoğlunun ateşi de yeterlidir.”

Bunun üzerine Allah’ın Resûlü: “Cehennem ateşi Adem oğlunun ateşi üzerine (Miktar olarak fazlalaştırıldığı gibi sıcaklığının derecesi olarak da) altmış dokuz derece fazla kılındı” buyurdu.

Yine Tirmizî ve İbni Mâce’nin Ebu Hureyre efendimizden rivâyet ettikleri bir başka hadislerinde Rasûlullah efendimiz şöyle buyurur: “Cehennem ateşi bin yıl yakıldı, nihâyet kızardı. Sonra bin yıl daha yakıldı nihâyet beyazlaştı. Sonra bin yıl daha yakıldı sonunda kapkara karardı. Bu yüzden o simsiyahtır.”

Yine Ebu Hureyre efendimizin rivâyet ettiği bir başka hadislerinde de Allah’ın Resûlü’nün şöyle buyurduğunu biliyoruz:

“Cehennemliklerin azap yönünden en hafif ceza göreni, ayağının altına ateşten bir pabuç giydirilecek ve bunun etkisiyle beyni kaynayacak kimsedir.”

Celal yıldırım’dan:

Âhiret gününde terazi veya tartının ağır gelmesi, birkaç yorumu gerektirecek kadar esneklik arzetmektedir :

a) İmân temeli üzerinde işlenilen salih amellerin, yani Hak rızasına yönelik yapılan iyilik ve ibâdetlerin çokluk arzedip ağır gelmesi,

b) Dünya'da işlenilen iyilik ve kötülüklerin tartılacağı terazide, yani bizce mahiyeti bilinmeyen manevî bir değerlendirmede iyiliklerin ağır gelmesi,

c) Dünya'da iken Hakk'a inanıp O'nun son dinine bağlı kalan mü'minlerden yana âhiret gününde terazide hakkın ağır gelmesi, bâtılın ise hafif kalması..

Bu üçünden birinci ve ikinci yorumun daha sıhhatli olduğu söylenebilir. Zira âyetin acık delâletinden, âhiret gününde iyilik ve kötülükleri tartılıp değerlendirilecek olanların sadece mü'minler olduğu anlaşılıyor. İyiliği kötülüğüne ağır gelenlerin mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşacakları; kötülükleri ağır gelenlerin ise, günahları nisbetinde azap görecekleri açıklanıyor.

Kâfirlere gelince, bu sıfatı hangi inanç ve davranışlarından dolayı almış olurlarsa olsunlar, İslâm'a göre «Küfür tek millettir» kuralınca hepsi aynı kefeye konulmakta ve Cenâb-ı Hak onların âhiret gününde amellerin tartıldığı dönemde durumlarını şöyle beyân buyurmaktadır:

«Onlar kî, dünya hayatında inkârlarından dolayı işleri boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel, yararlı iş yaptıklarını sanırlar.